Al Pacino da koleksiyonunu genişletmeye devam ediyor, Angels in America’dan sonra ikinci Emmy’sini de evine götürmüş. Bir süredir Oscar’larda görmüyoruz oraya da bekleriz ama
—-
Gerçekten de bekleriz. İlerleyen yıllarda üç önemli filmi vizyona girecek. King Lear’la alma ihtimali mevcut ustanın. Veya eğer ölmeden çekerse Dali&I filmiyle alabilir. Ben de bekliyorum Oscarlar’a.
Video ve fotoğraflar iyi olur. Kırmızı halıyı izlemedim. Hem simultane çeviri çok kötü oluyor, hem de sürekli reklama girmeleriyle sıkıyordu beni. Töreni az buçuk beğendim. Uğraşılmış. Geçen senekinden daha iyiydi. Neil birkaç espriyle halletmeye çalışmıştı ama olmamıştı. Gerçi hala dizilerin jenerikleriyle (kısa oluşları) taşkalasını geçtiği anı unutmadım. Çok komikti.
Cnbce’de her sene olduğu gibi bugün altyazılı olarak verilecek ama kaçıracağım. Netten bulursak altyazılısını izleriz bir ara.
Pacino’ya çok sevindim. Aynı şekilde Parsons’a da. Sonuna kadar hakketti. Mad Men iyi bir dizi olsa da 3.kez almamalıydı. Bu dizi 6.sezona kadar devam eder. O zamanlar bol bol verirdiniz. House veya Breaking Brad almalıydı ödülü. Hayde biraz torpil geçeyim Lost da alabilecekler arasındaydı. Finali berbat olsa da en sevdiğim dizidir kendisi. Ne yalan söylüyüm, Terry’nin, Matt’in ve Lost’un ödülü aldıkları bir gece olmasını isterdim. Breaking Brad’in muhteşem oyuncusu ödülü sonuna kadar hakketmişti. Hugh’a yazık oldu. Dexter rolündeki Michael’ın şansı var seneye. Tabi Hugh almazsa.
Pacific’in ödül kazanacağı ise gerçekten de yazılmadan evvel belliydi. Tek bir rakibi vardı ve ona vermeleri imkansızdı. Ödülü Hanks aldı. Hanks artık iyice alıştı yapımcılığa.
Bu arada John Goodman da aday olmuş Jack filmindeki rolüyle. Buna dikkat etmemiştim açıklandığında. Ama ödül törenine gelmemiş. Sanırım almayacağını biliyordu.
Bir Emmy daha bitti. Seneye Lost’suz, Terry’siz, Michael’sız, Matt’siz, Lindelof’suz bir Emmy olacak. Açıkçası arka arkaya Ben ve Locke’ı görünce ikisinin ne hissettiklerini çok merak ettim. Dizi final yaptı diye ekipçek aday olmuşlar. Julliet rolündeki Elizabeth de adaydı. Gene Mad Men alırsa da şaşırmayacağım. Seviyorlar adamlar özüne kadar Amerikalı yapımları. The Pacific de öyleydi.
Biraz fazla bağlıyım herhalde Lost’a. Matt’in Emmy’i ne zaman alacağını merak ediyorum. Herhalde bir 10 yıl almaz. Zira sinemaya yönelecek. Oradan Oscar gelmesi zor ama imkansız değil. Neyse ya, onlardan çok tınladım sonuçları. Şu an martini içip güzel törendi diye düşünüyordur Matt. Çok taktıklarını düşünmüyorum.
Arka Kapak
Ahmet Ümit’in beklenen romanı İstanbul Hatırası 1 Haziran tarihinde okurlarla buluşuyor. Romanlarında zengin arka planı polisiye kurgu içinde vermekteki ustalığı ile bilinen Ahmet Ümit’in bu romanı da yine peş peşe işlenen cinayetlerin çevresinde kurgulanmış. Ancak bu kitabı sıradan bir polisiye romandan ayıran birçok özellik var. Her şeyden önce zengin kadrosu ile İstanbul Hatırası, çeşitli kesimlerden İstanbulluyu bir araya getirerek içinde barındırdığı alt öykülerle zengin bir yapı sunuyor. Birbirine bağlanan bu alt öyküler bir yandan gerilimin etkisini artırırken bir yandan da romanı şenlikli ve çok yönlü bir yapıya ulaştırıyor.
Kitabın bir başka önemli özelliği de İstanbul hakkında son derece detaylı bilgi içermesi. Kurgunun içine yerleştirilen bu bilgiler hem okumayı daha meraklı hale getiriyor hem de tarih aracılığıyla çok günümüzün dışındaki öykülerin de kurguya yerleşmesine imkan tanıyor. Böylece Ahmet Ümit’in
İstanbul Hatırası adlı romanı, başka başka dönemlerin öykülerinin eşliğinde, günümüz İstanbul’unun geniş bir panoramasını oluşturuyor. Tutucusundan modernine, eski İstanbullusundan yeni göç etmişine, milliyetçisinden gayrı Müslim’ine varana dek İstanbullu diye adlandırılabilecek herkes bu kitabın içinde kendi öyküleriyle birlikte İstanbul’un devasa çarklarının dişlilerini dile getiriyor. Binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolü oluştururken romana girip çıkan her karakter de İstanbul’un nasıl İstanbul olduğunu aktarıyor.
“Klasik bir Ahmet Ümit kitabı. İnanılmaz beğendim, çarpıcı bir son yapmış. İlk kez katiller iyi yürekli, maktuller kötü olmuş. Kendinizi katilin yerine koyup aynı şeyi yapardım bile diyebilirsiniz.”
Dünyanın en büyük rock grubu U2, hayranlarının yıllar süren bekleyişinden sonra 360° Tour kapsamında nihayet Türkiye’de! 6 Eylül 2010 tarihinde İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda gerçekleştirilecek konserde, U2′dan önce sahneye İngiltere’nin en önemli alternatif rock gruplarından Snow Patrol çıkacak.Live Nation tarafından Pozitif ve İKSV işbirliği ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek konserin biletleri satışta.
Eminim okuyanlar arasında hayranı çoktur, belki izlemeye gidecek olan bile olabilir. Ne şanslısınız..:) Biz de artık youtube’dan videolarını izleyeceğiz. Oraya ilk giden 2500 kişi en baba yerden konseri izleyecekmiş. İstanbul yollarında sabahlayacak olan çok kişi olur herhalde. İlk 2500, konsere gelenlerin sayısına göre az bir oran.
Koca stadyumda dev bir platform…O ortamda bulunmak istemek için U2 ‘yi sevmeye gerek yok sanırsam. Eminim hayatınız boyunca unutamayacağınız bir konser olacak. Verdiğiniz paraya değecektir.
Diğer konserleri takip edenler bilet için kuyruğa girmemişse zevklerimiz çok farklı demektir. Bakmayın ben Ankara’dayım, o yüzden gidemiyorum. Ama eminim ki her ülkeden on binlerce kişi sırf orada olabilmek için ter dökmüştür.
Son olarak, gidenler için bir şey söyleyeceğim, “Ön sıradan Yer Alın”
Bir Haber Küpürü;
"En İyi Canlı Konser" ödülü U2′nun U2, 360° Turnesi’yle müzik endüstrisinde prodüksiyon dalında verilen prestijli TPI Awards’da dünya çapında "En İyi Canlı Konser" ödülüne layık görüldü. Londra’da düzenlenen ödül töreninde ayrıca turnenin prodüksiyon direktörü Willie Williams, "Yılın En İyi Işık Tasarımcısı" ödülünü alırken, The Edge’in turnedeki gitar teknisyeni Dallas Schoo, "Yılın Backline Teknisyeni" seçildi.
Prodüksiyon tarihinde devrim yaratan bir tasarım: "U2 360° Tour" "U2 daha önce hiçbir rock grubunun ulaşamadığı bir başarıya bu stadyum turnesiyle imzasını atıyor…"
The Globe & Mail, Toronto
Artık nereye gittiğinizi biliyorsunuz…

konserden
4X4’ ün hikayesi, 4 kişinin hikayesi. İki bin beş yılında başlayan yeni bir oyun. G, A ve B stüdyoda oturur iken albüm yapalım derler. Derler ama… Deniz ortada yok ki. Neyse, enstrumantal albüm projesi olarak başlayan çalışmalar bir anda biz neden vokalist bulmuyoruz fikri ile içinden biraz daha çıkılmaz bir hal alır. Neyse ki Deniz var ama o sırada yok. Bu arada hayat; tüm hı
zı ile akmakta ve 4X4’ ün trafikte kalması, varacağı yere gecikmesi için her türlü yol çalışmasını yapmaya devam etmektedir. Arada girilen çıkılan tüm bozuk ve kazılmış yollara rağmen, her şey 2006 yılının ilk yarısında rayına oturmaya başlar. Neyse ki G Deniz ile karşılaşmıştır. Bu arada trafikte kalmamıza sebep olan yazlık saat uygulamasına göre yaşayan arkadaşlara da başarılar diliyoruz. En bayıcısı da köprüde tıkanmaktır. Neyse biz yolumuza devam edersek, tanışma faslı ile ilerleyen günler zamanla provalara, konserlere, kavgalara, kayıtlara dönüşmeye başlamıştı. İşte bu da hepimizin alışkın olduğu yoldu ve – en kısa yol bildiğin yoldur • deyişi ile birebir uyuşuyordu. Başlayan her şey gibi ilerlemesine devam eden birliktelik; Biz dört kişiyiz grubun adını 4X4 koyalım ile ivme kazandı dersek yalan olacaktır. Çünkü A’ nın trafikte kaldığı bir sırada önünde yol vermemekte direnen ve arkasında 4X4 yazılı aracı görmesi ile ortaya çıkan bir fikir, karşısında grup ismi olarak tek alternatif olan Tanga’ ya galip geldi. Bu da uzun oldu ama kısaca 4X4 güçlü idi, tek çeker, iki çeker değil idi ve her hava şartında tam performans yoluna devam ediyordu. Camiada komando çalgıcılık diye tabir edileni de, kral müzisyenlik diye hayal edileni de yaşamış olan bizimkilere sanırız en uygun olan isimlerden biri idi. En azından Tanga’ dan iyidir. Adı konulan her çocuk gibi heyecana kapılan 4X4; Saf, sade, kendine özgü, etliye sütlüye bulaşan, kah off-road kah asfalt yollar arşınlayan bir müziğin peşinde kendini bulmaya çalışarak yoluna çıktı. Ve oyunun ilk aşamasını geçmeye bayağı yaklaşmış durumda gibi gözüküyor. İlk molayı Rockizm İzmir’ de veren 4X4 ardından White Lion ile Eskişehir, İzmir, İstanbul ve Ankara’ da konakladı. Açıkcası tahmin ettiklerinden de iyi geçen bu yolculuklar, 4X4’ e bayağı iyi gelmiş olmalı ki; Albüm çalışması bu konserler ardından hız kazandı ve yolu çoktan yarılamış gibi gözüküyor.
Görüşmek üzere…

House MD den bir kare
Kendisi, House dizisinin başrol oyuncusudur. Karizmatik ve ayn zamanda dahi olan bu adam tam bir çekilmez karakterdir. Dizideki konuşmalara bakarsak Tanrının varlığına inanmadığını söyleyebiliriz.
House, sakatlığından dolayı baston kullanmak zorundadır. Acısını dindirmek içinse vicodin kullanmaktadır. Sürekli kullandığı bu ağrı kesici onda bağımlılık yaratmıştır. Kendi kişisel özelliklerini bir yana bıraktıktan sonra şunlar söylenebilir;
2. sezonun 5 ya da 6. bölümünde bir adet honda yarış motoru alarak karizmanın am*na koymakla kalmamış, bir şekilde kendimi house sanmama, içimde büyüyünce “House olmak” isteme dürtüsünü ortaya çıkartmıştır.
Kanımca inceden laf atma konusunda tek rakibi “al bundy”‘dir, süper quote’lara imza atan bir insandır.
house : and there’s a bullet in his head.(kafasında kurşun var)
cameron : is he shot ?(vurulmuş mu?)
house : no, somebody threw it at him.(hayır, biri ona kurşun fırlatmış.)
diyip adamı krize sokabilir…Kendisi az çok şöyle bir şey oluyor:
Hasan Sabbah’ ın Alamut Kalesi’ nin, cennet bahçelerinin ve fedailerinin tarihi romanı ”Hıristiyanların zaman ölçüsü ile 1092 yılının ilk baharında hatırı sayılır büyüklükte bir kervan, Semerkant’tan başlayarak Buhara üzerinden Horasan’ın kuzeyindeki Elbruz platosuna dek uzanan, bir zamanlar muzaffer orduların kullandığı eski yolun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Karların erimeye başlamasıyla birlikte Buhara’dan ayrılan kervan haftalardır yollardaydı…” ”Avni oğlum, Tahir’in torunu!” demişti ona. ”Doğruca Demavend Dağı’na giden yolu tut. Rey’e ulaşınca Şahrud Irmağı’ na giden yolu sor. Irmağın kaynağı sarp bir vadide bulunmaktadır; oraya çık. Büyük bir kale göreceksin: Bu yerin ismi Alamut kalesidir, yani ‘kartla yuvası.’..”
(Arka Kapak)
Hasan sabbahın ”hiçbir şey gerçek değildir, herşeye izin verilmiştir. ” cümlesi doğrultusunda yazılan, insanın algısını değiştiren bir başucu kitabıdır. Beğenmekten öte bir duygu yaşattı bana. Ayrıca Hasan Sabbah’ın zekasına ve sabrına hayran kaldım…
“Artık benim de bir blogum olsun.” dedim kendi kendime… Uzun zamandır düşünüyordum aslında. Ama yeni fırsatını bulabildim. Aslında pek yazamam ama elimden geldiğince bir şeyler karalayacağım. Burayı boş bırakmaya pek niyetim yok:)
Soruyorsanız sen ne yazacaksın diye, hemen söleyeyim; Okuduğum kitapların bende bıraktıklarını, izlediğim filmden aklımda kalanları, takip ettiğim diziden başlıkları, yaşadığım ilginç olayları…






