İçeriğe atla
30 Ağustos 2010 / mete52

62. Emmy Odulleri

Al Pacino da koleksiyonunu genişletmeye devam ediyor, Angels in America’dan sonra ikinci Emmy’sini de evine götürmüş. Bir süredir Oscar’larda görmüyoruz oraya da bekleriz ama :)

—-

Gerçekten de bekleriz. İlerleyen yıllarda üç önemli filmi vizyona girecek. King Lear’la alma ihtimali mevcut ustanın. Veya eğer ölmeden çekerse Dali&I filmiyle alabilir. Ben de bekliyorum Oscarlar’a.

Video ve fotoğraflar iyi olur. Kırmızı halıyı izlemedim. Hem simultane çeviri çok kötü oluyor, hem de sürekli reklama girmeleriyle sıkıyordu beni. Töreni az buçuk beğendim. Uğraşılmış. Geçen senekinden daha iyiydi. Neil birkaç espriyle halletmeye çalışmıştı ama olmamıştı. Gerçi hala dizilerin jenerikleriyle (kısa oluşları) taşkalasını geçtiği anı unutmadım. Çok komikti.

Cnbce’de her sene olduğu gibi bugün altyazılı olarak verilecek ama kaçıracağım. Netten bulursak altyazılısını izleriz bir ara.

Pacino’ya çok sevindim. Aynı şekilde Parsons’a da. Sonuna kadar hakketti. Mad Men iyi bir dizi olsa da 3.kez almamalıydı. Bu dizi 6.sezona kadar devam eder. O zamanlar bol bol verirdiniz. House veya Breaking Brad almalıydı ödülü. Hayde biraz torpil geçeyim Lost da alabilecekler arasındaydı. Finali berbat olsa da en sevdiğim dizidir kendisi. Ne yalan söylüyüm, Terry’nin, Matt’in ve Lost’un ödülü aldıkları bir gece olmasını isterdim. Breaking Brad’in muhteşem oyuncusu ödülü sonuna kadar hakketmişti. Hugh’a yazık oldu. Dexter rolündeki Michael’ın şansı var seneye. Tabi Hugh almazsa. :)

Pacific’in ödül kazanacağı ise gerçekten de yazılmadan evvel belliydi. Tek bir rakibi vardı ve ona vermeleri imkansızdı. Ödülü Hanks aldı. Hanks artık iyice alıştı yapımcılığa.

Bu arada John Goodman da aday olmuş Jack filmindeki rolüyle. Buna dikkat etmemiştim açıklandığında. Ama ödül törenine gelmemiş. Sanırım almayacağını biliyordu.

Bir Emmy daha bitti. Seneye Lost’suz, Terry’siz, Michael’sız, Matt’siz, Lindelof’suz bir Emmy olacak. Açıkçası arka arkaya Ben ve Locke’ı görünce ikisinin ne hissettiklerini çok merak ettim. Dizi final yaptı diye ekipçek aday olmuşlar. Julliet rolündeki Elizabeth de adaydı. Gene Mad Men alırsa da şaşırmayacağım. Seviyorlar adamlar özüne kadar Amerikalı yapımları. The Pacific de öyleydi.

Biraz fazla bağlıyım herhalde Lost’a. Matt’in Emmy’i ne zaman alacağını merak ediyorum. Herhalde bir 10 yıl almaz. Zira sinemaya yönelecek. Oradan Oscar gelmesi zor ama imkansız değil. Neyse ya, onlardan çok tınladım sonuçları. Şu an martini içip güzel törendi diye düşünüyordur Matt. Çok taktıklarını düşünmüyorum.

23 Ağustos 2010 / mete52

İstanbul Hatırası – Ahmet Ümit

Arka Kapak
Ahmet Ümit’in beklenen romanı İstanbul Hatırası 1 Haziran tarihinde okurlarla buluşuyor. Romanlarında zengin arka planı polisiye kurgu içinde vermekteki ustalığı ile bilinen Ahmet Ümit’in bu romanı da yine peş peşe işlenen cinayetlerin çevresinde kurgulanmış. Ancak bu kitabı sıradan bir polisiye romandan ayıran birçok özellik var. Her şeyden önce zengin kadrosu ile İstanbul Hatırası, çeşitli kesimlerden İstanbulluyu bir araya getirerek içinde barındırdığı alt öykülerle zengin bir yapı sunuyor. Birbirine bağlanan bu alt öyküler bir yandan gerilimin etkisini artırırken bir yandan da romanı şenlikli ve çok yönlü bir yapıya ulaştırıyor.
Kitabın bir başka önemli özelliği de İstanbul hakkında son derece detaylı bilgi içermesi. Kurgunun içine yerleştirilen bu bilgiler hem okumayı daha meraklı hale getiriyor hem de tarih aracılığıyla çok günümüzün dışındaki öykülerin de kurguya yerleşmesine imkan tanıyor. Böylece Ahmet Ümit’in

İstanbul Hatırası adlı romanı, başka başka dönemlerin öykülerinin eşliğinde, günümüz İstanbul’unun geniş bir panoramasını oluşturuyor. Tutucusundan modernine, eski İstanbullusundan yeni göç etmişine, milliyetçisinden gayrı Müslim’ine varana dek İstanbullu diye adlandırılabilecek herkes bu kitabın içinde kendi öyküleriyle birlikte İstanbul’un devasa çarklarının dişlilerini dile getiriyor. Binlerce yıllık tarihiyle İstanbul başrolü oluştururken romana girip çıkan her karakter de İstanbul’un nasıl İstanbul olduğunu aktarıyor.

“Klasik bir Ahmet Ümit kitabı. İnanılmaz beğendim, çarpıcı bir son yapmış. İlk kez katiller iyi yürekli, maktuller kötü olmuş. Kendinizi katilin yerine koyup aynı şeyi yapardım bile diyebilirsiniz.”

 

Technorati Etiketleri: ,,,
23 Ağustos 2010 / mete52

U2 için geri sayım başlıyor!

Dünyanın en büyük rock grubu U2, hayranlarının yıllar süren bekleyişinden sonra 360° Tour kapsamında nihayet Türkiye’de! 6 Eylül 2010 tarihinde İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda gerçekleştirilecek konserde, U2′dan önce sahneye İngiltere’nin en önemli alternatif rock gruplarından Snow Patrol çıkacak.Live Nation tarafından Pozitif ve İKSV işbirliği ile İstanbul 2010 Avrupa Kültür Başkenti etkinlikleri kapsamında gerçekleştirilecek konserin biletleri satışta.

Eminim okuyanlar arasında hayranı çoktur, belki izlemeye gidecek olan bile olabilir. Ne şanslısınız..:) Biz de artık youtube’dan videolarını izleyeceğiz. Oraya ilk giden 2500 kişi en baba yerden konseri izleyecekmiş. İstanbul yollarında sabahlayacak olan çok kişi olur herhalde. İlk 2500, konsere gelenlerin sayısına göre az bir oran.

Koca stadyumda dev bir platform…O ortamda bulunmak istemek için U2 ‘yi sevmeye gerek yok sanırsam. Eminim hayatınız boyunca unutamayacağınız bir konser olacak. Verdiğiniz paraya değecektir.

Diğer konserleri takip edenler bilet için kuyruğa girmemişse zevklerimiz çok farklı demektir. Bakmayın ben Ankara’dayım, o yüzden gidemiyorum. Ama eminim ki her ülkeden on binlerce kişi sırf orada olabilmek için ter dökmüştür.

Son olarak, gidenler için bir şey söyleyeceğim, “Ön sıradan Yer Alın” :D

Bir Haber Küpürü;

"En İyi Canlı Konser" ödülü U2′nun U2, 360° Turnesi’yle müzik endüstrisinde prodüksiyon dalında verilen prestijli TPI Awards’da dünya çapında "En İyi Canlı Konser" ödülüne layık görüldü. Londra’da düzenlenen ödül töreninde ayrıca turnenin prodüksiyon direktörü Willie Williams, "Yılın En İyi Işık Tasarımcısı" ödülünü alırken, The Edge’in turnedeki gitar teknisyeni Dallas Schoo, "Yılın Backline Teknisyeni" seçildi.

Prodüksiyon tarihinde devrim yaratan bir tasarım: "U2 360° Tour" "U2 daha önce hiçbir rock grubunun ulaşamadığı bir başarıya bu stadyum turnesiyle imzasını atıyor…"
The Globe & Mail, Toronto

Artık nereye gittiğinizi biliyorsunuz…

 

23 Ağustos 2010 / mete52

4×4

konserden

4X4’ ün hikayesi, 4 kişinin hikayesi. İki bin beş yılında başlayan yeni bir oyun. G, A ve B stüdyoda oturur iken albüm yapalım derler. Derler ama… Deniz ortada yok ki. Neyse, enstrumantal albüm projesi olarak başlayan çalışmalar bir anda biz neden vokalist bulmuyoruz fikri ile içinden biraz daha çıkılmaz bir hal alır. Neyse ki Deniz var ama o sırada yok. Bu arada hayat; tüm hı

zı ile akmakta ve 4X4’ ün trafikte kalması, varacağı yere gecikmesi için her türlü yol çalışmasını yapmaya devam etmektedir. Arada girilen çıkılan tüm bozuk ve kazılmış yollara rağmen, her şey 2006 yılının ilk yarısında rayına oturmaya başlar. Neyse ki G Deniz ile karşılaşmıştır. Bu arada trafikte kalmamıza sebep olan yazlık saat uygulamasına göre yaşayan arkadaşlara da başarılar diliyoruz. En bayıcısı da köprüde tıkanmaktır. Neyse biz yolumuza devam edersek, tanışma faslı ile ilerleyen günler zamanla provalara, konserlere, kavgalara, kayıtlara dönüşmeye başlamıştı. İşte bu da hepimizin alışkın olduğu yoldu ve – en kısa yol bildiğin yoldur • deyişi ile birebir uyuşuyordu. Başlayan her şey gibi ilerlemesine devam eden birliktelik; Biz dört kişiyiz grubun adını 4X4 koyalım ile ivme kazandı dersek yalan olacaktır. Çünkü A’ nın trafikte kaldığı bir sırada önünde yol vermemekte direnen ve arkasında 4X4 yazılı aracı görmesi ile ortaya çıkan bir fikir, karşısında grup ismi olarak tek alternatif olan Tanga’ ya galip geldi. Bu da uzun oldu ama kısaca 4X4 güçlü idi, tek çeker, iki çeker değil idi ve her hava şartında tam performans yoluna devam ediyordu. Camiada komando çalgıcılık diye tabir edileni de, kral müzisyenlik diye hayal edileni de yaşamış olan bizimkilere sanırız en uygun olan isimlerden biri idi. En azından Tanga’ dan iyidir. Adı konulan her çocuk gibi heyecana kapılan 4X4; Saf, sade, kendine özgü, etliye sütlüye bulaşan, kah off-road kah asfalt yollar arşınlayan bir müziğin peşinde kendini bulmaya çalışarak yoluna çıktı. Ve oyunun ilk aşamasını geçmeye bayağı yaklaşmış durumda gibi gözüküyor. İlk molayı Rockizm İzmir’ de veren 4X4 ardından White Lion ile Eskişehir, İzmir, İstanbul ve Ankara’ da konakladı. Açıkcası tahmin ettiklerinden de iyi geçen bu yolculuklar, 4X4’ e bayağı iyi gelmiş olmalı ki; Albüm çalışması bu konserler ardından hız kazandı ve yolu çoktan yarılamış gibi gözüküyor.

Görüşmek üzere…

23 Ağustos 2010 / mete52

Barney Stinson

Barney Stinson

Dizi birkaç sezon daha sürecek ancak şimdiden “legendary” olmuş “awesome” karakter. İlişki ve bağlılıktan nefret eden, “one night stand”leri için çeşit çeşit taktik geliştiren, cenaze gibi mutsuz anlar dışında takım elbisesiz gezmeyen(uyku da dahil) ve takım elbiseleri için evinde bir oda tahsis eden, özellikle ateş ihtiva eden sihirbazlık numaraları, laser tag, scotch ve redbulldan vazgeçemeyen, kapitalizme ve tüketim toplumuna yürekten bağlı, çok para kazanan ancak ne iş yaptığını tam olarak bilemediğimiz bir insan. Bütün bu ahlakî değerlerden uzak ve duygusuz görünümüne rağmen, aslında oldukça hassas ve kırılgan bir karakterdir. Yalnız kalmaktan çok korkar, tüm eğlenceyi arkadaşları ve özellikle en yakın arkadaşı olduğunu iddia edip durduğu ted’le paylaşmak ister. evliliği ve aşkı aptalca bulduğunu söylese de marshall ve lily’nin ayrılma kararlarına en çok o üzülür ve tekrar biraraya gelmeleri için gizli çalışmalarda bulunur. oldukça sadık bir eküri ve kitabını bile yazmış bir bro’dur.  Zenci eşcinsel bir kardeşi olmasını sorgulamaz ve sunucu Bob Barker’ın babası olduğunu söyleyen annesine inanır ve sever.  Sanırım dizide ağlarken en çok gördüğümüz karakterdir ve bence en çok güldüren karakterdir.  Ağlamasına ve gülmesine de ayrıca çok gülünür.  Yaptığı ve söylediği awesomelıklar akla bi kere düştü mü çıkmaz, alakasız anlarda hatırlanıp gülünür.

Wiki’den Alıntı…

Neil Patrick Harris tarafından canlandırılmaktadır. 35 yaşındadır ve bugüne kadarki tüm bölümlerde görünmüştür. En iyi arkadaşı olduğunu iddia ettiği -ki ne zaman etse, Marshall onu, Ted’in en iyi arkadaşının kendisi olduğu şeklinde düzeltir-, evlenip sakin bir yaşam sürmek isteyen Ted Mosby’nin aksine, Barney, onun yeni kız arkadaşlarla tanışması için türlü yöntemlere başvurur. Karakteri canlandıran Harris’e göre, Ted’in Robin’le çıkmaya başlaması ve Ted’in üniversitedeki oda arkadaşı Marshall’ın Lily’yle nişanlanması ve daha sonra evlenmesi gibi diğer dört ana karakterin ilişki içerisinde bulunmaları, dizi boyunca Barney’i aralarında tek bekar yaptığı için Barney, arkadaşlarına bu sebepten dolayı kızgındır.

Barney Stinson

“Game Night” adlı bölümde Barney’nin, gençliğinde, ilk ve tek ciddi sevgilisi Shannon’la birlikte Barış Gönüllüleri’ne katılmaya çalışan bir idealist olduğu ortaya çıkar. Ancak sevgilisi onu takım elbiseli bir çapkın için terk ettiğinde çılgına dönmüş ve annesinin arkadaşı erkek yapan Rhonda French’e 23 yaşında bekaretini kaybetmiştir. Rhonda’yı tatmin ettiğini sanmasından duyduğu başarının hızıyla, tercih edildiği adam gibi o da bir takım elbiseli çapkına dönüşmüş ve erkekler için bir rol modeli olmuştur.

Dördüncü sezonun bir bölümünde Barney’nin hayatında 200. kadınla yatışını kutlamasını arkadaşları bile iğrenç bulmuştur. O ise bu durumu 7. sınıfta Matthew Penning adlı bir arkadaşının 100 kadınla yattığını iddia etmesi üzerine bu sayıyı bir gün ikiye katlayabileceğine dair bir iddiaya girmiş olmasıyla açıklamıştır. Panning’i çağırıp ona listesini gösterdiğinde tüm hayatını “12 yaşında söylenen beyaz bir yalan”ın üzerine kurduğunu öğrenir, ancak yine de inanmadığını belirtir ve kendi kendine hayattaki yeni amacının ne olduğunu sorgular. Bu arada ona selam veren taburedeki Robin’i görür ve yaşamının ne kadar boş olduğunu fark eder.

Her ne kadar The Early Show onu “tamamen nedensiz yaşayan” biri olarak tanımlasa da Barney hayatını, Limon Yasasını (Lemon Law) da içeren bir kurallar bütünü olan Kardeşlik Kanununa (Bro Code) göre yaşar. Baştan başa karmaşık kişiliğine rağmen dizinin yaratıcılarından Craig Thomas onun için şunları söylüyor: “Yalnız kalmaktan gerçekten çok korkan, kırılgan bir karakter. İnsanlardan sadece onu sevmelerini, onlar için önemli birisi olmayı ve emrini izleyecek müritler istiyor.”

Dizi boyunca Barney, bakımlılığı, nüktedanlığı ve yaratıcılığıyla birçok kez ön plana çıkmıştır. Arkadaşlarına sıkı sıkıya bağlıdır, grubun en zenginidir ve terzisiyle Ukraynaca, şüphe uyandıran Kuzey Koreli iş arkadaşlarıyla Çince’nin Mandarin lehçesi ve Korece konuştuğu gibi İngilizceden başka diller de konuşabilir. Görünüşe göre kendi özgeçmiş videosunu hazırladığından ortalamanın üstünde bir video düzenleme yeteneği de vardır. Birden fazla sahnede görüldüğü üzere, Ted ve Marshall gibi o da piyano çalabilmektedir. İnsan davranışlarını anlamakta mükemmeldir ve bunu temel olarak olayları kendi isteği doğrultusunda yönlendirmek -genelde kız tavlamak- için kullanır. New York maratonunu bir gün bile antrenman yapmadan koşması ve The Price is Right! (Fiyat Doğru!) yarışmasına katılıp tüm ürünlerin fiyatlarını doğru bilmesi gibi çılgınca yetenekleri vardır. Beşinci sezonun on beşinci bölümünde görüldüğü üzere telefon numarası 1 917 555 0917′dir.

Birinci sezon bölümü “Live Among the Gorillas”‘da dünyanın en büyük “tenis topunun üzerindeki yeşil şeyler” üreticisi Altracell isimli bir şirkette çalıştığı söylense ve dördüncü sezonun sekizinci bölümü “Woooo!”‘da İsveçli mimarlık firması SVEN’in lideri, Barney’nin pozisyonunun “Araştırma Kurulu Şefi” olduğunu ortaya çıkarsa da Barney’nin mesleği ayrıntılarıyla açıklanmamıştır. Ancak “gelecekteki Ted”, Barney’

barney

nin çalıştığı şirketi açıklarken ekranda, Altracell’in asıl getirilerini silah tüccarlığı ve güdümlü füze satışı gibi başka kaynaklardan sağladığını ima eden bazı fotoğraflar gösterilmiştir. Dördüncü sezonda, şirketi, Goliath Ulusal Bankası’nı satın almıştır fakat Barney artık bu bankanın yönetiminde çalışmasına rağmen hala güçlü bir yöneticidir ve birinci sezondan beri eski bürosunu kullanmaya devam etmektedir. Dördüncü sezon bölümü “The Possimpible”‘da, özgeçmişi, bir video şeklinde yayınlanmıştır. Uzmanlığı ne olursa olsun, Barney, beşlinin içinde oldukça varlıklı ve tartışmasız en zengini görünmektedir. Lüks bir apartmanda yaşamaktadır ve evinde ikisi de önlerinde durdukları duvarların büyüklüğünde iki televizyonu ve Star Wars’daki Stormtrooper kostümü vardır. Son dakikada San Francisco’ya uçak bileti ya da binlerce dolarlık posta pulları gibi pahalı ürünleri sıklıkla satın alır.

Barney’nin hikayesi dördüncü sezonda Robin’e içten içe aşık olmasıyla ilginç bir hal almıştır. Dördüncü sezonun son bölümü “The Leap”te Robin’le hisleri hakkında bir hastane odasında yüzleşmek zorunda kalır ve ona sevdiğini söyler. İkisinin de birbirlerine karşı hisleri vardır ancak ciddi bir ilişkiden korkmalarından dolayı bu konuyu bir karara bağlayamamışlardır. Beşinci sezonda ilişkilerine özel bir ad vermeksizin çıkmaya başlamış, ancak buna rağmen ikisi de çift olarak yaşamayı sevmişlerdir. Hatta Marshall ve Lily ile onlar arasında “en iyi çift”in kendileri olduklarını dahi düşünmüşlerdir. Ne yazık ki ilişki, ikisi için de k

ötü sonuçlara yol açmaya başlamıştır. Barney kötü beslenme alışkanlıklarından sızlanmaya, Robin ise Barney’le beraber olmanın yarattığı düş kırıklığıyla kendine dikkat etmemeye başlamıştır. Nihayet izleyicilerin çoğunu sevindirerek ayrılmaya ve arkadaşlıklarını sürdürmeye karar vermişlerdir.

Alıntı Bitti

23 Ağustos 2010 / mete52

Gregory House

House MD den bir kare

Kendisi, House dizisinin başrol oyuncusudur. Karizmatik ve ayn zamanda dahi olan bu adam tam bir çekilmez karakterdir. Dizideki konuşmalara bakarsak Tanrının varlığına inanmadığını söyleyebiliriz.
House, sakatlığından dolayı baston kullanmak zorundadır. Acısını dindirmek içinse vicodin kullanmaktadır. Sürekli kullandığı bu ağrı kesici onda bağımlılık yaratmıştır. Kendi kişisel özelliklerini bir yana bıraktıktan sonra şunlar söylenebilir;
2. sezonun 5 ya da 6. bölümünde bir adet honda yarış motoru alarak karizmanın am*na koymakla kalmamış, bir şekilde kendimi house sanmama, içimde büyüyünce “House olmak” isteme dürtüsünü ortaya çıkartmıştır.
Kanımca inceden laf atma konusunda tek rakibi “al bundy”‘dir, süper quote’lara imza atan bir insandır.

house : and there’s a bullet in his head.(kafasında kurşun var)
cameron : is he shot ?(vurulmuş mu?)
house : no, somebody threw it at him.(hayır, biri ona kurşun fırlatmış.)

diyip adamı krize sokabilir…Kendisi az çok şöyle bir şey oluyor:

23 Ağustos 2010 / mete52

Fedailerin Kalesi Alamut

Kitap Kapağı

Hasan Sabbah’ ın Alamut Kalesi’ nin, cennet bahçelerinin ve fedailerinin tarihi romanı ”Hıristiyanların zaman ölçüsü ile 1092 yılının ilk baharında hatırı sayılır büyüklükte bir kervan, Semerkant’tan başlayarak Buhara üzerinden Horasan’ın kuzeyindeki Elbruz platosuna dek uzanan, bir zamanlar muzaffer orduların kullandığı eski yolun üzerinde ağır ağır ilerliyordu. Karların erimeye başlamasıyla birlikte Buhara’dan ayrılan kervan haftalardır yollardaydı…” ”Avni oğlum, Tahir’in torunu!” demişti ona. ”Doğruca Demavend Dağı’na giden yolu tut. Rey’e ulaşınca Şahrud Irmağı’ na giden yolu sor. Irmağın kaynağı sarp bir vadide bulunmaktadır; oraya çık. Büyük bir kale göreceksin: Bu yerin ismi Alamut kalesidir, yani ‘kartla yuvası.’..”
(Arka Kapak)

Hasan sabbahın ”hiçbir şey gerçek değildir, herşeye izin verilmiştir. ” cümlesi doğrultusunda yazılan, insanın algısını değiştiren bir başucu kitabıdır. Beğenmekten öte bir duygu yaşattı bana. Ayrıca Hasan Sabbah’ın zekasına ve sabrına hayran kaldım…

22 Ağustos 2010 / mete52

Merhaba dünya!

“Artık benim de bir blogum olsun.” dedim kendi kendime… Uzun zamandır düşünüyordum aslında. Ama yeni fırsatını bulabildim. Aslında pek yazamam ama elimden geldiğince bir şeyler karalayacağım. Burayı boş bırakmaya pek niyetim yok:)

Soruyorsanız sen ne yazacaksın diye, hemen söleyeyim; Okuduğum kitapların bende bıraktıklarını, izlediğim filmden aklımda kalanları, takip ettiğim diziden başlıkları, yaşadığım ilginç olayları…

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.